15 Ağustos 2014

“Çocuğunuzu Melanom’dan Koruyun”


Güneş Yanığı Çocuklarda Melanom’a Yol Açabilir


Sağlık Bakanlığı Kanser Savaş Daire Başkanlığı; Türk Onkoloji Vakfı; Türk Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği; Türk Onkoloji Grubu Derneği; Kanserle Dans Derneği işbirliği ve Bristol-Myers Squibb ilaç firmasının koşulsuz desteği ile, deri kanseri türü olan “Melanom” konusunda bir Sosyal Sorumluluk Projesi başlatılmıştır. Pilot bölge olarak seçilen İstanbul Sarıyer ilçesinde “Çocuğunuzu Melanom’dan Koruyun” isimli proje kapsamında, hazırlanan görsel materyaller aracılığı ile ”Melanom” hakkındaki bilgiler aileler ve çocuklarla paylaşılmaktadır.




14 Ağustos Perşembe günü düzenlenen projenin basın tanıtım toplantısına katılan; Türk Onkoloji Vakfı Başkanı Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sıdıka Kurul , T.C. Sağlık Bakanlığı Kanser Savaş Daire Başkanı Doç. Dr. Murat Gültekin, İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dermatoloji ABD. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ertuğrul Aydemir, Türk Onkoloji Grubu Derneği, Melanom ve Deri Kanseri Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Alper Sevinç, Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Kuran, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof.Dr. Eksal Kargı ve Kanserle Dans Derneği Üyesi Melike Kül, güneş hasarı ve korunma yolları ile melanom hakkında bilgiler verdi, önemli uyarılarda bulundu.


Bebeklikte güneşe maruz kalma, cilt kanseri riskini 2 kat artırmaktadır.

Prof. Dr. Sıdıka Kurul
Türk Onkoloji Vakfı Başkanı 
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı

0-6 ay arası bebekler güneşin doğrudan etkisinden uzak tutulmalıdır, ciltleri güneşe karşı çok hassastır. Önlem olarak; araba camları ultraviyole ışınlara karşı yüzde yüz koruma sağlayan UV filmleri ile kaplatılabilir. Bebekler saat 10:00’dan önce ve 16:00’dan sonra güneş koruması olan bir pusetle dolaştırılabilir. Bebeklerin kol ve bacaklarını örten ince giysiler giydirilebilir ve boynunu da örten şapkalar kullanılabilir. Ancak bu saatler haricinde, güneş kremi kullanmadan günde 10-15 dakika güneşe çıkarmak da D vitamini gelişimi açısından önemlidir.

6-12 ay arası bebekler ise bu belirtilen önlemlere ek olarak, belli kurallar çerçevesinde güneşe çıkartılabilir. Özellikle dışarı çıkmadan yarım saat önce, en az 15 faktörlü bir güneş kremi sürülmeli ve bu krem her 2 saatte bir ve yüzmeden sonra tekrar uygulanmalıdır.


Melanom Nedir?

Prof. Dr. İsmail Kuran
Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği Başkanı


Melanom ciltte pigment yapan hücrelerin malign tümörü olup mortalitesi çok yüksek bir hastalıktır. Ultraviyole ışınlarının tetiklediği düşünülen melanom, güneş ışığına maruziyetin yüksek olduğu bölgelerde daha sık görülmektedir. Melanositlerin tümör hücrelerine dönüşümü hem genetik olarak normal kişilerde, hem de riskli ve yatkın olan kişilerde görülmektedir. Erken evrede melanom yalnızca derinin yüzeyel tabakasını tutarken, ilerleyen evrede daha alt tabakalara uzanan mikroinvazyonlar (mikrouzanımlar) ve daha ileri evrede en alt tabakalarda invazyon ve metastazlar (uzak yayılımlar) görülmektedir.

Benlerin alınması son derece basit cerrahi bir işlem. Değişikliğe uğrayan ,kenarı düzensiz, içindeki renk belli bölgelerde koyu, belli bölgelerde açık, belli bir mm'nin üzerine çıkmış,kanayan, tahriş olmuş benlerin alınmasında fayda var. Şöle düşünmek lazım; benleriniz var, pataloji sonuçları temiz çıktı.Ne kaybedersiniz? Sadece zaman içinde azalacak bir iz. Ama bu benlerin arasında bir ben, melanom olabilir,ve siz bunu alırmamakta ısrar ettiniz ve geç döneme kaldınız. Bu durumda tedavi şansı varsa da azalıyor. Dolayısyla, değişikliğe uğrayan benler için Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi uzmanına başvurulmasında yarar var.

Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği olarak,melanomun hem erken tanısında hem de erken tedavisinde halkın bilinçlendirilmesini, şüpheli bulunan benin alınmasını öneriyoruz.

Melanom Sıklığı Artıyor

Prof. Dr. Ertuğrul Aydemir
İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dermatoloji ABD. Öğretim Üyesi

Malign Melanom (Melanom) tüm dünyada insidansı hızla artış gösteren ve geç teşhis edildiği takdirde mortalitesi (ölüm riski) çok yüksek olan bir kanserdir. Erken tanı hayat kurtarıcı niteliktedir. İyileşme şansı olmakla beraber, gecikmiş vakalarda çok olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Sadece gözle muayenede hızlı, kısa zamanda ve kolay bir tarama ile en azından şüpheli vakaların saptanması mümkündür. Riskli grupları tanımlamak, toplumun ve sağlık çalışanlarının farkındalığını sağlamak, özellikle korunmaya yönelik eğitim ve erken tanı için uygun tarama programları belirlemek ve hastalıkla mücadeleyi artırarak morbidite ve mortaliteyi azaltmak mümkündür.

Melanom’da Erken Tanı Çok Önemli

Melanomdan korunmak için erken tanı çok önemlidir. Bu kapsamda kişilerin kendini muayene etmesi ve şüpheli durumlarda dermatologlara gitmesi önerilmektedir. Melanomun asıl tedavisi cerrahi tedavidir. Hastaların önemli bir bölümü ameliyatla tedavi edilmektedir ve bu aşamada iyi kalitede cerrahi müdahale çok önemlidir. Ancak, hastalık sistemik hale geldiğinde yani uzak metastazlar başladığında medikal tedavi gerekli olmaktadır. Bu evredeki hastalar için de günümüzde oldukça iyi sonuçlar veren tedavi seçenekleri geliştirilmiş ve geliştirilmeye devam edilmektedir.

Yeni Tedaviler Yaşam Süresini Uzatıyor

Prof. Dr. Alper Sevinç
Türk Onkoloji Grubu Derneği, Melanom ve Deri Kanseri Çalışma Grubu Başkanı

Yapılan bir çalışmada melanom hastalığında lezyonun ilk kez fark edilmesinden tedaviye kadar geçen sürenin, hastaların yüzde 25’inde 1 yıldan fazla olduğu belirlenmiştir. Bu gecikme nedeniyle hastaların çoğu son evrelerde teşhis edilebilmektedir. Bu durum hastalığın hayatta kalım süresini olumsuz etkilemektedir ve mevcut, klasik tedavi yöntemlerinden yararlanmayı neredeyse imkânsız kılmaktadır. Üzerinde uzun yıllardır araştırma yapılan ve bağışıklık sistemini güçlendiren “İmmüno Onkolojik” tedaviler ve ilaçlar bugün melanom tedavisinde yeni bir çığır açmış, ileri evrelerde dahi yaşam süresini 2-3 kat uzatmıştır. İmmüno Onkolojik tedavi yaklaşımı sayesinde melanomun yanı sıra akciğer kanseri, böbrek kanseri gibi pek çok kanser türünde, önümüzdeki 5 ila 10 yıl içinde tümörlerle savaşta, tıbbın çok güçlü ve yeni silahları olacaktır.


Renk Tene, Sarı, Kızıl Saça ve Mavi ve Yeşil Göz Rengine Sahip Olanlar Dikkat!

Melike Kül
Kanserle Dans Derneği Üyesi

Melanomdan korunmak için yapılacakların belirlenebilmesi için öncelikle etiyolojik faktörleri ve yüksek risk gruplarını bilmek gerekir. Melanoma ilişkin genetik çalışmalar devam etmektedir. Melanomdan korunmak için denenen aşılar olmuştur ve geliştirme çalışmaları da sürmektedir; ancak etkili bir aşı henüz yoktur. Melanom için tanımlanmış çeşitli risk faktörleri bulunmaktadır;
•Doğal veya yapay ultraviyole ışınlarına maruziyet,
•Açık tene sahip olmak,
•Ailede melanom öyküsü,
•Displastik nevüs (ben) varlığı,
•Displastik nevüs sendromu varlığı,
•Doğumsal dev pigmente nevus (ben),
•50’den fazla sıradan nevus varlığı,
•Mesleki maruziyet,
•İmmün sistemin baskılanması.

Kanserle Dans olarak misyonumuz halkı bilgilendirmek ve bilinçlendirmek. 60bin kişilik bir takipçimizle başta sosyal medyayı aktif kullanarak bilgilendirmeye çalışıyoruz. Meme kanseri ile erken tanıdaki farkındalığın, melanom için de oluşması lazım. Çocukları eğitebilmek için önce aileleri eğitmek lazım. Sosyal medya ve cep telefonları ile her şeye ulaşabilen gençlerin dikkatini çekmek gerekiyor.

Solaryum Cilt Kanserine Davetiye Çıkartıyor


Doç. Dr. Murat Gültekin
T.C. Sağlık Bakanlığı Kanser Savaş Daire Başkanı

Maling Melanom önemli bir kanser türü. Tüm kanser türlerinde %90 çevresel faktörler etkili. Sigara, alkol, hareketsiz yaşam , yanlış beslenme alışkanlıkları gibi etkileyen faktörlere,vatandaşlarımızın ultraviyole ışınlarının da etkileri hakkında bilgi sahibi olması sağlanmalı, özellikle gereksiz solaryum uygulamasından kaçınmaları önerilmelidir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde 40 yaş altı kadınlarda cilt kanseri görülme oranında ciddi bir artış olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Avustralya kaynaklı yayınlarda da 14-44 yaş arası insanların kanserleri arasında ilk sırayı cilt kanserinin aldığı belirtmektedir. Araştırmalara göre, bronzlaşmak için sıklıkla solaryuma başvuranlarda cilt kanseri gelişme riski yüzde 74 daha yükselmektedir.

Ülkemizdeki istatistiklere baktığımızda,erkeklerde yüzbinde 2.1, kadınlarda da yüzbinde 1.6.olduğunu görüyoruz. Yaklaşık olarak yıllık 735 erkek,  560 kadın hastamıza melanom teşhisi koyuyoruz.Batı ülkeleri ile kıyasladığımızda, onların çok gerisinde olduğumuzu görüyoruz.Dünya'daki kanser oranları ile kıyasladığımızda  dünya ortalamalarına yakınız ancak gene de altındayız. Bu tecrübelerin yaşanmış oluğu ülkeleri göz önüne alarak, ülkemizde bu artış olmadan derneklerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız ile birlikte önleme politikalarını yaygınlaştırmaya çalışıyoruz. Kanser Daire Başkanlığı olarak özellikle 18 yaş altında solaryum önermiyoruz.Ülkemizde de solaryum cihazlarının kullanımında kısıtlama getirilmesine yönelik yasal çalışmalar bakanlığımızca başlatılmıştır. Vatandaşlarımızın ultraviyole ışınlarının etkileri hakkında bilgi sahibi olması sağlanmalı, gereksiz solaryum uygulamasından kaçınmaları önerilmelidir.

Sağlık Bakanlığı Kanser Daire Başkanlığı olarak 2008 yılında başladığımız kanser önleme programlarını genişletiyoruz. 81 ildeki 127 Ketem ve Aile Hekimleri ile farkındalık yaratmada önemli faaliyetlerde bulunuyoruz. Cilt kanser taramaların,kendi kendine muayene ile erken tanının konulabileceğini anlatmaya devam edeceğiz.

İyi Ben, Kötü Ben

Prof.Dr. Eksal Kargı
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi 
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi AD.

Halk arasında bazı kavramlar var. Bıçak değerse kötüleşir gibi. Bu kavram yanlıştır.Diğer yanlış bir kavram ise lazerle ben tedavisi.Lazerle ben tedavi edilmez. Bir çok yerde kullanılan lazer tedavisi, ben tedavisinde eksik çıkarılmasına sebep olur. Bu durumda tekrar eder. İyi ben, kötü ben diye bir şey yoktur. Tüm benlerinizi ciddiye alın,farkında olun.
“Çocuğunuzu Melanom’dan Koruyun” Sosyal Sorumluluk Projesi, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sıdıka Kurul önderliğinde ilk kez Sarıyer ilçesinde başlatılmıştır. Melanom ile ilgili bilgilendirici el broşürleri ve posterler 145 eczane, 43 kreş, 38 muhtarlık, 15 spor tesisi, 6 büyük market ve 1 özel hastane ve yaklaşık 1800 haneye ulaştırılmıştır. “Melanom’da güneş ışınlarının etkisi ve sağlıklı güneşlenme” konusunda hazırlanan poster ve el broşürleri ile, güneşe çıkılmaması gereken saatler, arabada, evde ve güneş etkisi yaratan solaryum da dahil olmak üzere güneş hasarı ve korunma yolları ile, anne ve babalar için önemli bilgiler bölge halkı ve özellikle çocuk sahibi olan aile bireylerinde bir farkındalık yaratmayı hedeflemektedir.



“Çocuğunuzu Melanom’dan Koruyun” Sosyal Sorumluluk Projesi, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sıdıka Kurul önderliğinde ilk kez Sarıyer ilçesinde başlatılmıştır. Melanom ile ilgili bilgilendirici el broşürleri ve posterler 145 eczane, 43 kreş, 38 muhtarlık, 15 spor tesisi, 6 büyük market ve 1 özel hastane ve yaklaşık 1800 haneye ulaştırılmıştır. “Melanom’da güneş ışınlarının etkisi ve sağlıklı güneşlenme” konusunda hazırlanan poster ve el broşürleri ile, güneşe çıkılmaması gereken saatler, arabada, evde ve güneş etkisi yaratan solaryum da dahil olmak üzere güneş hasarı ve korunma yolları ile, anne ve babalar için önemli bilgiler bölge halkı ve özellikle çocuk sahibi olan aile bireylerinde bir farkındalık yaratmayı hedeflemektedir.



23 Temmuz 2014

YAŞAMAK İÇİN HAREKET ET: Artık oturmayı bırakmanın zamanı!



Amerikan Spor Hekimliği Derneği’nin düzenlediği 61. Yıllık ve 5. Egzersiz İlaçtır Kongresi (ACSM) Orlando’da gerçekleştirildi.

 90 farklı ülkeden 45.000 akademisyen ve uzmandan oluşan Amerikan Spor Hekimliği Derneği, spor bilimleri ve spor hekimliği alanında çalışmalar yapıyor. Derneğin, Orlando’da yapılan yıllık bilimsel toplantısında spor hekimliği, egzersiz bilimleri, fiziksel aktivite ve toplum sağlığına ilişkin olarak 70’ den fazla farklı alt disipline ait yeni klinik teknikler, bilimsel gelişmeler ve bu alanlara yön veren üst düzey araştırmalar paylaşıldı.


Koltuklar, üzerine sağlığa zararlıdır uyarısı yazılarak mı satılmalı?

Harward Tıp Fakültesi’nden Dr. I-Min-Lee’nin  ‘Yaşamak İçin Hareket Et: Koltuklar, üzerine sağlığa zararlıdır uyarısı yazılarak mı satılmalı’’ başlıklı çarpıcı bir konferans verdi. Dr. Lee giderek artan sayıda çalışmanın, modern dünyamızda oturmanın kanser, kalp damar hastalıkları, inme, hipertansiyon gibi ölümcül hastalıklarla anıldığına işaret etti. Dr. Lee, var olan bilimsel verilerin ışığında koltuğun sağlığa zararlı olduğunu belirterek oturmayı ‘yeni sigara içme’ tehlikesi olarak tanımlayarak ‘bırakmanın zamanıdır’ dedi.

ACSM’yi takip eden Aktif Yaşam Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Haydar Demirel, yapılan çalışmaların oturma süresi uzadıkça tip2 diyabete yakalanma riskinin de arttığını gösterdiğini belirterek:

“Aslında sandalye ve koltuk geçmişte sadece kısıtlı sayıda insan tarafından kullanırken 16. yüzyıldan itibaren insan yaşamına daha çok girmeye başladı.  Günümüzde ise insanoğlu büyük ölçüde çalışırken, işe gidip gelirken, evde sürekli oturuyor.  Böylece günde ortalama oturma süresi 10 saati buluyor.

Oturmanın ölümcül olabileceğine ilişkin ilk vaka 80 saat boyunca oturduğu yerde internet oyunu oynayan 24 yaşındaki bir erkekte görülen ve kan akımının azalması sonucu oluşan pıhtılaşma olayıdır. Avustralya’da 60.000 kişi üzerinde yapılan çalışma da günde 4 saat ve üzeri oturanlarda kronik hastalıklara yakalanma riskinin önemli ölçüde arttığı gösterildi.  Dahası bu durum kişinin yaşı, cinsiyeti, beden kitle indeksi ya da fiziksel aktivite düzeyinden bağımsız idi.  Nitekim bir başka çalışmada günlük oturma süresi 11 saatin üzerinde olan insanlarda günde 4 saat oturanlara göre üç yıl içerisinde ölüm riski yüzde 40 artıyordu.

23.016 sağlıklı kadında yapılan Kadın Genomu Sağlık Çalışması isimli araştırma sonuçlarına göre de fiziksel fitness düzeyi ne olursa olsun fiziksel aktif kadınların koroner kalp hastalığına yakalanma riskinin daha düşük olduğu belirtiliyor” dedi.

ACSM’ ye katılan, Türkiye Spor Hekimleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Ülkar, kongre süresince obezitenin önemli bir hastalık olduğu, ancak hareketsiz yaşamın bundan daha da büyük bir sorun olduğunun pek çok oturumda vurgulandığını belirterek  "egzersiz ilaçtır" sloganının gerçekliğinin pekişmiş olduğunu ifade etti.

Yaptığınız egzersiz gelecek nesillere aktarılacak çok değerli bir mirastır!
Prof. Dr. Bülent Ülkar, “Düzenli egzersizle yalnızca egzersiz yapan kişinin vücudunda değil, aynı zamanda genetik yapısında da olumlu değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Egzersizin yararlı etkisi gelecek nesillere aktarılacak çok değerli bir mirastır.

İlaç yerine "erken yaşta başlayan egzersiz alışkanlığı
Egzersiz yapmak yaşlılıkla birlikte ortaya çıkan, başta kas iskelet sistemi, kardiyovasküler sistem ve beyin işlevindeki değişiklikler olmak üzere pek çok olumsuz etkiyi önleyebilir veya geciktirebilir. Buradan çıkan sonuç; giderek yaşlanan nüfus için "ilaç" yerine "erken yaşta başlayan egzersiz alışkanlığı" hem daha kaliteli hem de düşük sağlık giderleriyle yaşamak anlamına gelmektedir” dedi

Orta şiddetli egzersizler yaşlılarda hızla gelişen fiziksel düşkünlüğün önlenmesinde yardımcı
Türkiye Spor Hekimleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Metin Ergün, de kongrede paylaşılan araştırma sonuçlarına değindi:

Fiziksel aktivite ile sağlıklı ve başarılı yaşlanma ilişkisinin araştırıldığı ve bu alandaki en kapsamlı çalışma olan ‘The Life Study’ araştırmasının sonuçları paylaşılmıştır. İleri yaşta 400 metre kadar yürüyememenin majör bir fiziksel kısıtlılık kriteri olarak alındığı araştırmada; 70-89 yaşlarında 1635 kişi egzersiz programı ve sağlık eğitimi olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Egzersizler; 2 yıl boyunca haftada 150 dakika yürüyüş ve oturur pozisyonda küçük ağrırlıklarla bacaklara yönelik kuvvet çalışmalarını içermekteydi. Araştırma sonunda egzersiz yapanların inaktif veya hareketsiz yaşlılara göre yürüyüş mesafe oranlarının %18 arttığı ve daha da önemlisi fiziksel kısıtlılık gelişiminin %28 daha az olduğu ortaya konmuştur. Bu sonuçlar, orta şiddetteki egzersizlerin, yaşlılarda hızla gelişen fiziksel düşkünlüğün önlenmesinde ve onların daha aktif ve bağımsız bir yaşam sürmelerinde anahtar rol oynadığını göstermektedir.

Yürüyüş dünyada en çok önerilen egzersiz türüdür. Ortaya çıkan kanıtlar egzersiz dışı günlük aktivitenin artmasının ve/veya hareketsiz yaşam davranışının değiştirilmesinin sağlık üzerinde bağımsız rolü olduğunu göstermektedir. Bu durum ‘daha çok yürü, daha az otur ve egzersiz yap’ sloganı ile ifade bulmaktadır.
Moleküler biyoloji araştırmaları egzersize bağlı olarak ortaya çıkan bazı fiziksel değişikliklerin bazen DNA üzerinde de kimyasal değişikliklere neden olabildiğini göstermektedir. Genetik yapıdaki bu adaptasyonların gelecek nesilleri de olumlu etkilemesi beklenmektedir.”

Kronik hastalığı olanlar kas kitlelerini kaybetmeden, uygun egzersiz programları ile kilo kaybetmeli, kardiyovasküler kondisyonunu arttırmalı.
Kongrede konuşulan güncel araştırmalara değinen İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Karpuz ‘Obezite Paradoksu’ hakkında şu bilgileri verdi:

“Geçtiğimiz on yıl içinde yapılan çeşitli çalışmalarda, Vücut Kitle İndeksi (VKİ) baz alınarak kişilerin kilo durumlarının değerlendirildiği durumlarda, özellikle de kalp yetersizliği ya da koroner arter hastalığı gibi tümü hasta olan bireyler arasında yapılan kıyaslamalarda, hafif kilo fazlası olanların kısa dönem mortalitelerinin VKİ<25 kg="" m="" sup="">2
olanlara kıyasla daha az olduğunun gösterilmesi sonucu literatürde “obezite paradoksu” adı verilen bir deyiş yerleşti.  Ancak fazla kiloların getirdiği bu avantajlı durum hafif kilo fazlası gruplarda görülmekte olup obezite şiddeti arttıkça mortalite tekrar artışa geçmektedir. 

Hasta olmuş kişiler arasında (hipertansiyon, kalp yetersizliği, koroner arter hastalığı vb.) bir J şekilli mortalite eğrisi olduğu, yani aşırı az ve aşırı fazla Vücut Kitle İndeksi değerlerinde mortalitenin fazla, hafif kilo fazlası olanlarda ise az olduğu söylenebilmektedir. Burada önemli olan nokta ise bu karşılaştırmaların zaten hastalık başlamış bireyler arasında yapılıyor olmasıdır. Yani, hiç hastalığı olmayan sağlıklı bireylerde kilo fazlalığının getirdiği kardiyovasküler kronik hastalık riskindeki artışa tezat oluşturabilecek bir durum söz konusu değildir.

 Burada daha çok önemli olanın kronik hastalığı olan bireyin kas kitlesini kaybetmeden, uygun egzersiz programları ile kilo kaybederek kardiyovasküler kondisyonunu arttırması olduğu düşünülmektedir. Yani kronik hastalığı olanlara kilo almanın daha iyi olacağı mesajı verilmemeli, bunun yerine kilo azaltılmasının faydalı olabilmesi için hedefin kardiyovasküler kondisyonu iyileştirecek uygun bir egzersizin uygulanmaya başlaması önerisi yapılmalıdır.

Sağlıklı bireylerde uygun kilonun sağlanıp idame ettirilmesi birincil korunma için önemini korumaktadır. Obezite paradoksu klinisyenlere kronik hastalığı olan hastaları ile ilgilenirken vücut ağırlık dengeleri konusunda dikkatli olmalarını gösteren önemli bir örnektir.”

Zayıf olan hareketsiz biri kilolu olup hareket eden birinden daha fazla hastalanma riskini sahip!
Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi  Yrd. Doç.Dr. Aylin Hasbay Büyükkaragöz takip ettiği Egzersiz İlaçtır Kongresi’nde öncelikle hareketsizliğin şişmanlıktan daha önemli sağlık riski taşıdığının birçok konuşmada belirtildiğini söyleyerek:

 “Kongrede sıklıkla zayıf olan hareketsiz birinin kilolu olup hareketli birine kıyasla sağlık açısından daha riskli durumda olduğu üzerinde duruldu.  Kilolu olma durumu bilindiği gibi sağlık açısından çok riskli olmayıp hareketsizlikle birleştiğinde problem yaratmaktadır.

Yapılan çalışmalar kızlarda özellikle 11 yaş sonrası aktivitenin çok azaldığı ve bu dönemin ergenlik başlangıcı dönemle aynı zamana geldiği belirtilmektedir. Bu yaş grubunda hareketliliğin artması için okullara çok önemli görevler düşüyor” dedi.




07 Temmuz 2014

Epilepside Cerrahi Tedavi Hayat Kurtarıyor!


Türkiye’de sayıları 750 bini bulan epilepsi hastalarının yaklaşık %30’u ilaç tedavisinden fayda görmüyor. Bu güne kadar etkili şekilde tedavi edilemeyen bu hastalar artık cerrahi müdahale ile etkili tedavi imkanına sahipler. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersin Erdoğan ve arkadaşları tarafından Türkiye’de onbeş yıldır uygulanan epilepsi cerrahisi bu gruptaki hastalar için oldukça başarılı sonuçlar veriyor. 

Ufuk Üni. Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi ABD Öğr.Üyesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersin Erdoğan, Epilepsi hastalığını ve cerrahi tedavisini anlattı.

Epilepsi halk arasında sara diye bilinen, nöbetlerle kendini gösteren kronik bir hastalıktır. Türkiye’de yaklaşık 750.000, Amerika Birleşik Devletlerinde ise üç milyon epilepsi hastası bulunmaktadır. Bu hastaların yaklaşık üçte biri yeterli ilaç tedavisine rağmen bayılmaya devam etmektedirler. ABD’de yıllık ameliyat sayısı 2000 ila 3000 arasında değişmektedir. Bu rakamların Amerika Birleşik Devletleri’nde bile ilaca dirençli epilepsi hastalarının sadece % 1’inin epilepsi merkezlerine refere edildiğinin veya ameliyat edildiğinin göstermesi bakımından gerçekten çok üzücüdür. Başarılı yapılan cerrahi tedavi, ilaca dirençli epilepsisi olan hastalarda tedavi sağlayıp uzun bir ömür fırsatı vermektedir. Cerrahi tedavi ve özellikle temporal lobektomi hem güvenli hem de uzun dönemde epilepsinin neden olduğu komplikasyonları engellemede etkilidir. Özellikle erken cerrahi epilepsi nöbetlerinin yapabileceği kötü sonuçları engellemesi açısından önemlidir. Devam eden nöbetlerde ne tür kötü sonuçlar vardır; Artmış ölüm oranı (yaralanmaya bağlı veya ani uykuda ölüm gibi), fiziksel yaralanmalar, kognitif disfonksiyon ve hayat kalitesinin düşmesi olarak sayılabilir. Hastanın nöbetleri kontrol altına alınmadıkça hayat kalitesinden hem kendisi hem de ailesi için bahsetmek imkansızdır. 

ÜLKEMİZDE EPİLEPSİ CERRAHİSİ İÇİN 300 BİN ADAY HASTA VAR! 

Türkiye’de yaklaşık 750 bin civarında epilepsi hastası olduğu tahmin ediliyor. Ve her yıl bu rakama yaklaşık 30 bin yeni epilepsi hastası ekleniyor. En önemli problem genel pratisyenlerin ve nörologların hastaları zamanında epilepsi cerrahisi yapan merkezlere yönlendirmemesidir. Bu hastalığa ilk müdahale nöroloji uzmanları tarafından ilaç tedavisi ile yapılıyor. İlaçlarla genellikle hastaların %70’i tedavi oluyor, fakat %30’luk bir hasta grubu bahsettiğimiz gibi ilaca dirençli çıkıyor. Bu grubun tedavisinde ise epilepsi cerrahisi uygulamak için biz devreye giriyoruz. Epilepsi cerrahisi, nöbetleri (bayılmaları) ilaçlar ile kontrol altına alınamayan hastalarda uygulanabilecek olan bir tedavi yöntemidir. Bu tedavi yönteminin uygulanmaya başlanması yüz yıl öncesine kadar dayanmaktadır, fakat epilepsi cerrahisinin güncel bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaya başlanması 1980 ve 90'lardan sonra artış göstermiştir. 

İlaç tedavisine dirençli bu hasta grubunun bir kısmında cerrahi tedavi uygulanabilir.

Genel olarak ilaca dirençli olan hastaların %50'sine epilepsi cerrahisi uygulanabilir. Cerrahi tedavi ile nöbetler ya tamamen ortadan kalkmakta ya da nöbetlerin sıklık ve şiddetinde önemli derecede azalma sağlanmaktadır. Cerrahi tedavi uygulanacak hastalar devam eden nöbetleri ile birlikte kullandıkları yüksek dozdaki ilaçların kabul edilemeyen yan etkileri yüzünden "düşük yaşam kalitesi" olan hastalardır. Bu durumlardaki hastalara cerrahi tedavi şansı tanınabilir ve cerrahi öncesi incelemelere alınabilir.



04 Haziran 2014

YENİ TEDAVİLERLE LÖSEMİSİZ BİR HAYAT MÜMKÜN !


DÜNYA LÖSEMİ HAFTASI (30 MAYIS- 5 HAZİRAN 2014)


Prof. Dr. Fevzi ALTUNTAŞ
Türk Aferez Derneği Başkanı
Yıldırım Beyazıt Universitesi Tıp Fakültesi 
Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi,
Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Hematoloji Kliniği ve Kemik İliği Nakli Direktörü.

Lösemi bir tür kan kanseridir. Hastaların çoğunda altta yatan sebep saptanamaz. Hastalıkla ilişkili bazı risk faktörleri tespit edilmiştir. Bunlar kanser ilaçları, radyasyon, ailevi sebepler, bağışıklık sistemi bozuklukları, bazı virüsler, diğer hematolojik kanserler, genetik ve moleküler bozukluklar olarak bilinmektedir. 

Akut lösemiler, daha şiddetli bulgularla kendini gösterir. Ciddi halsizlik, güçsüzlük vardır. Yüksek ateş, enfeksiyon, kanamalar görülebilir. Kanamalar sıklıkla cilt bölgesinde görülür. Diş eti kanamaları, burun kanamaları, göz kanamaları, idrar yolu kanamaları, mide-barsak kanamaları, beyin kanamaları görülebilir. Löseminin belirtileri arasında kemik ağrıları da sıklıkla yer alır. 

YENİ TEDAVİLERLE LÖSEMİSİZ BİR HAYAT MÜMKÜN
Lösemi tedavi edilmez ise ölümcül bir hastalıktır. Son yıllarda geliştirilen yeni ilaçlar, destek tedavileri ve ileri aferez teknolojileri sayesinde lösemilerde başarı oranları giderek artmaktadır. Yeni bireyselleştirilmiş tedavi stratejileri ile lösemisiz yaşam nispeten daha uzundur. Artık lösemiyi yenip evlenen, çocuk sahibi olan, üniversite sınavı kazanan, üniversiteyi bitirip iş bulan veya iş kuran, yurtdışına okumaya giden hastalarımız var, kısaca "lösemiyi, kanseri yenmek" artık mümkün. 

LÖSEMİ DEMEK KEMİK İLİĞİ NAKLİ DEMEK DEĞİLDİR; EN ÖNEMLİ AŞAMA İLAÇ TEDAVİSİDİR
Lösemide ilk aşama ilaç tedavisidir. Bunun çok iyi yapılması ve erken dönemde hastalığın kontrol edilmesi şarttır. Hasta kayıplarının çoğu löseminin erken aşamasında görülmektedir. Bu nedenle modern lösemi servislerine ve yataklarına ihtiyaç vardır. Erken dönemde lösemi kontrol altına alındıktan sonra hastalığın tekrarlaması bakımından yüksek risk taşıyorsa elde edilen erken yanıtın devamlılığının sağlanması ve güçlendirilmesi gerekir. Bu durumda da hastalığın tekrarlama riski göz önüne alınmalı ve tedavi buna göre planlanmalıdır. Bu seçeneklerden biri allojenik kök hücre naklidir.

Kan kanserinde en etkili tedavi yöntemlerinden biri kök hücre naklidir.
Kök hücre umuttur kök hücre gelecektir.Ancak kök hücre nakli, sorunların bittiği anlamına gelmemektedir. Lösemide nakil sonrası da nakil süreci kadar önemlidir. Nakil sonrasında yakın takip ve gerektiğinde acil müdahale de büyük önem taşımaktadır. Nakil yapılan hastaların tercihen nakil yapılan merkezde uzun yıllar takip edilmesi gerekir. Aksi takdirde bu hastalar aylar, yıllar sonra bile ciddi problemlerle karşılaşabilir.

LÖSEMİDE KAN BAĞIŞI HAYAT KURTARICIDIR

Lösemi hastasının kemoterapi uygulaması veya kemik iliği nakli tedavileri sırasında çok sayıda kan ürününe ihtiyacı olmaktadır. Yeterli kan ürünü sağlanamaz ise hasta o dönemde kaybedilmektedir. Bu nedenle kan bağışı en az ilaçların bulunması ve nakil sürecinin kolaylaştırılması kadar önemlidir. Aferez teknolojisinin gelişmesi ile birlikte artık istenilen kan ürünü daha fazla miktarda ve daha az sayıda vericiden güvenle elde edilebilmektedir. Bu şekilde akut lösemi hastasına mükemmel denecek düzeyde kan ürünü desteği sağlanmış olmaktadır. Aferez teknolojisindeki yeni gelişmeler ölüm oranlarını azaltmaktadır.

LÖSEMİ TEDAVİSİNE SAĞLIK BAKANLIĞI’NDAN TAM DESTEK
Aferez tedavisi kemoterapiye yardımcı bir tedavi yöntemidir. Aferez lösemi hücreleri fazla olan hastalarda erken dönemde uygulanırsa hayat kurtarıcı öneme sahiptir. İlk bir ay içinde lösemiye bağlı ölüm oranını azaltmaktadır. Sağlık Bakanlığı tedavinin önemine binaen dünyadaki gelişmelere paralel olarak “ Terapötik Aferez Sertifika Programı “ oluşturmuş ve bu merkezlerde şimdiye kadar 400′ün üzerinde sağlık personeli “ Terapötik Aferez Eğitimi” almıştır. Artık lösemi hastaları sertifikalı sağlık personeline emanet edilmektedir.

TÜRKİYE KEMİK İLİĞİ NAKLİNDE AVRUPA’NIN YÜKSELEN YILDIZI
Ülkemizde son yıllarda sağlığa yapılan yatırımlar ve mevzuattaki düzenlemeler ile vatandaşın kemik iliği nakli başta olmak üzere sağlık hizmetine ulaşması kolaylaşmıştır. Son 10 yılda nakil merkez sayısı 5 kat, nakil sayısı 10 kat artmıştır.  Otolog ve allojenik nakiller için bekleme sırası kalmamıştır. 2013 yılında 3000 civarı kemik iliği nakilleri gerçekleştirilmiştir. Sayı bakımından Avrupa’da 4. sıraya yükselmiştir. Nakillerin %10’unu yurtdışından gelen hastalar oluşturmakta ve her geçen gün artmaktadır.



KEMİK İLİĞİ NAKLİ BEKLEME DÖNEMİ BİTMİŞTİR. 
Sağlık Bakanlığının ve SGK’nın teşvik edici uygulamaları ile ülkemizde 10 yıl önce hayal edilemeyen nakil bekleme sırası sorunu çözülmüştür. Ülkemizde lösemili hastaya nakil yapılacak hastane bulanamıyor dönemi, en erken 3 ay sonrasına randevu veriliyor dönemi, lösemili hastalar sıra beklerken ölüyor dönemi bitmiştir. Tam tersine KİT merkezlerinin sayısı ve her yıl yapılan nakil sayısı çok hızla artmaktadır. Nakil merkezleri neredeyse hasta bekler hale gelmiştir. 


Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kök Hücre Nakli Merkezinde bekleme sıramız yok. Hastaları ortalama 1 ay süre içinde nakil ünitesine alıyoruz. Başta lösemi, lenfoma ve myeloma olmak üzere birçok kanser hastasına erken dönemde şifa şansı sunmaktayız. Merkezimizde kardeş, akraba, uygun vericisi olmayanlara akraba dışı vericilerden ve doku grubu uyumlu vericisi bulunmayanlara ise ''doku grubu uyumsuz nakiller'' dünya standartlarında başarı oranlarında yapılmaktadır. Hastalarımızın yaklaşık %10’u yurt dışından gelmektedir.  Bu sayı her geçen gün de artmaktadır. 


KÖK HÜCRE DENEME TEDAVİLERİNİN ÖNÜ AÇILMIŞTIR
Amerika’da ve Avrupa Birliğinde SGK benzeri geri ödeme kurumlarının ödemediği, deneme amaçlı tedavilere bile ülkemizde izin verilmekte ve teşvik edilmektedir. Henüz deneme tedavisi kapsamında olan haploidentik nakil dediğimiz uyumsuz nakillerin bile SGK tarafından geri ödemesi yapılmaktadır. Bunun yanısıra Amerika’da ve Avrupa’da geri ödeme kurumlarının ödemeği bazı kanserler, nörolojik hastalıklar, romatizmal hastalıklar,  immünolojik hastalıklar geri ödeme kapsamına alınmıştır. Deneme amaçlı kök hücre tedavilerinin önünün açılması ülkemizin kök hücre nakilleri ile ilgili vizyonunu yansıtmaktadır.


LÖSEMİDE  “BİREYSELLEŞTİRİLMİŞ” 
Yaşlılarda lösemi ve allojenik nakil sonuçları gençlere göre daha kötüdür. Yaşlılarda “nakil ile ilişkili ölüm oranı, erken dönem komplikasyon gelişme riski, ölümcül komplikasyon gelişme riski, doku reddi oranı, hastalığın tekrarlama riski” daha yüksektir. Ayrıca bu yaş grubunda bağışıklık sistemin yeniden yapılanması uzun sürmekte ve bu nedenle ciddi infeksiyon gelişme riski ve buna bağlı ölüm oranları da yükselmektedir. Nakil sonrası yaşam kalitesi ciddi oranda daha kötüdür. Takvim yaşından ziyade fizyolojik yaş daha önemlidir. Yani hastanın görünümü, "dinç" olup olmaması daha önemlidir. Bu nedenle nakil kararı bireyselleştirilmelidir. Amerika’nın “Fred Hutchinson, Johns Hopkins, Stanford Hospital, University of Minnesota, Duke University, Rush University, Clevand University” (http://bmtinfonet.org) gibi büyük merkezlerinde olduğu gibi tedavinin bireyselleştirilmesi teşvik edilmeli. Ülkemizin gelişmiş batı ülkelerindeki bireyselleştirilmiş tedavi ilkelerinden geri kalması düşünülemez.

ÜLKEMİZDE İLERİ YAŞTA NAKİL ORANI ARTIYOR

Ülkemizde maalesef allojenik nakillerin yaş ortalaması yaklaşık 40.  Ülkemizde şimdiye kadar 65 yaşın üzerinde nakil sayısı yok denecek kadar azdı. Bununda önemli sebeplerinden biri ülkemizde şimdiye kadar ileri yaşla ile ilgili bir yasal düzenlemenin olmaması idi. Artık sağlık otoritesi bir düzenleme yapmıştır.  Sağlık Bakanlığının “Bireyselleştirilmiş” tedavi düzenlemesi ile ileri yaş grubuna naklin önü açılmıştır. Ancak bu yaş grubunda nakli teşvik edici diğer unsurlarında devreye sokulması gerekir. Önümüzdeki yıllarda haploidentik nakillerde olduğu gibi ileri yaş grubunda da nakillerin artacağını ümit ediyorum. Bu şekilde çağdaş bilimin gereklerine ve hakkaniyete uygun, kolay erişilebilir, nitelikli sağlık hizmeti herkese sunulabilmiş olacaktır.

4 Haziran 2014 

30 Mayıs 2014

"Bel Ağrınızı Sorgulayın''




Hayatı ve hareketi kısıtlayan, ağrıya, iş görmezliğe, psikolojik sorunlara ve ileri evrelerde bazı hastalarda kamburluğa neden olabilen ve hastalığı sıklıkla genç erkeklerde görülen Ankilozan Spondilit'in (AS) en önemli belirtisi, bel ağrısı.



Türkiye Romatoloji Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ertenli, Türkiye Romatoloji Derneği olarak, "Bel Ağrınızı Sorgulayın" başlıklı bilinçlendirme kampanyası ile Ankilozan Spondilit (AS) hastalığı’nın erken dönemdeki en önemli bulgusu olan inflamatuvar bel ağrısı farkındalığını artırmayı ve inflamatuvar bel ağrısı olan hastaların en kısa sürede bir romatoloji uzmanına başvurarak uygun tanı ve tedaviye ulaşmasını sağlamayı amaçladıklarını belirtiyor.

3 AYDAN UZUN SÜREN VE İSTİRAHAT İLE ARTAN BEL AĞRISINA DİKKAT!

İnflamatuvar bel ağrısı, aralarında AS’nin de bulunduğu önemli bazı romatizmal hastalıkların erken dönemdeki en önemli bulgusu. 40 yaş öncesinde başlayan, 3 aydan daha uzun süre devam eden, aniden değil yavaş yavaş başlayan, sabahları yataktan kalkmayı zorlaştıran, istirahat ile geçmeyip hareket etmekle azalan ve ’inflamatuvar bel ağrısı‘ adı verilen bu ağrıya sahip kişilerde AS olma olasılığı bulunmaktadır.

Bu romatizmal hastalıklar erken teşhis edildiğinde kontrol altına alınabilmekte, böylece hastaların yaşamlarına ağrısız ve hareket kısıtlılığı olmadan devam etmeleri sağlanabilmektedir. AS hastalarının mümkün olan en kısa zamanda doğru teşhis ve tedaviye ulaşarak fonksiyonel durumlarının ve yaşam kalitelerinin iyileştirilebilmesi için inflamatuvar bel ağrısı farkındalığının artırılması gerekmektedir.
Erkeklerde kadınlardan daha sık görülen AS, hastaların çocuklarını kucaklarına alıp kaldırmalarını, onlarla doyasıya oynamalarını, gece rahat uyumalarını, hatta çoraplarını, ayakkabılarını giymelerini bile engelleyebilmektedir. Hastalarda yol açtığı engellenme duygusu, psikolojik sorunlara yol açabilmekte, hastalığın neden olduğu problemlerin yelpazesini daha da genişletmektedir. 

''Ankilozan Spondilit (AS) çoğunlukla genç yaşlarda ortaya çıkıyor’’

AS çoğunlukla genç yaşlarda ortaya çıkan ve omurga, kuyruk sokumu kemiği ile leğen kemiğini birleştiren sakroiliyak eklemleri etkileyen bir romatizma hastalığıdır. Genç yaşlarda en üretken çağda ortaya çıkan bu hastalık, sabahları yol açtığı tutukluk nedeniyle işe gitmeyi zorlaştırmakta, çalışma hayatına ara verilmesine dahi yol açabilmektedir. Birçok kişi için hayatı anlamlı kılan gündelik rutin işler, doğru tanı ve tedaviye ulaşamayan AS hastaları için ne yazık ki mümkün değildir. AS’de bel ağrısı dışında sırt, boyun ve kalçaların arka kısımlarında da ağrı hissedilebilir. Hastalığın son aşamasında bazı hastalarda toplum arasında ’kamburluk‘ olarak bilinen sırt ve boyun deformasyonu görülebilir. AS’nin bel fıtığındaki ağrıdan en önemli farkı, ağrının istirahat halinde artması ve aktiviteyle (hareketle) azalmasıdır. Her 100 ankilozan spondilit hastasından 7’sinin öyküsünde bel fıtığı ameliyatına rastlanmaktadır. Ankilozan spondilit en çok bel fıtığıyla karışmakta, her 3 ankilozan spondilit hastasından biri en başta bel fıtığı tanısı almaktadır.

“Bel Ağrınızı Sorgulayın” kampanyası

Her yıl Mayıs ayının ilk haftasının ''Dünya Ankilozan Spondilit Haftası’’ ve Cumartesi gününün de “Dünya Ankilozan Spondilit Günü” olduğunu ve bu hastalığa dikkat çekmeyi hedeflediklerini belirten Türkiye Romatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. İhsan Ertenli; “Türkiye Romatoloji Derneği olarak, romatizmal hastalıkların toplumun geniş kesimlerince tanınması ve romatizmalı hastaların mümkün olduğunca erken dönemde doğru tedaviye ulaşarak sağlıklı bir yaşam sürmesi öncelikli hedeflerimiz arasındadır. Kampanyamızın amaçlarına ulaşması için medyanın ilgisi ve desteği bizim için çok önemli” dedi. 
Türkiye Romatoloji Derneği, “Bel Ağrınızı Sorgulayın” kampanyası dâhilinde, getirdiği fiziksel ve psikolojik sorunlarla toplumsal yükü ve maliyeti oldukça fazla olan engelleyici bir sağlık sorunu olan Ankilozan Spondilit (AS) hastalığı ile ilgili bilinç uyandırmayı hedefliyor.


Eğer;
  1. Bel ağrınız 40 yaşından önce mi başladı?
  2. Bel ağrınız 3 aydan uzun süredir mi devam ediyor?
  3. Ağrınız aniden değil, yavaş yavaş mı başladı?
  4. Bel ağrınızdan dolayı sabahları yataktan kalkmak zorlaşıyor mu?
  5. Ağrınız, hareket ettiğinizde azalıyor mu?
Bu sorulardan bazılarına “evet” yanıtı verdiyseniz sizde İnflamatuvar Bel Ağrısı olabilir. Kesin teşhis için mutlaka ve en kısa zamanda bir romatoloji uzmanına başvurun.
İnflamatuvar bel ağrısının en önemli özellikleri;
  • 40 yaşından önce başlaması,
  • 3 aydan uzun süre devam etmesi,
  • Aniden değil yavaş yavaş başlaması (sinsi başlangıç göstermesi),
  • Dinlenmeyle (özellikle gecenin 2. yarısında/sabaha karşı) ortaya çıkması, hareketle azalması,
  • Ağrıya yarım saatten daha uzun süren sabah tutukluğunun/katılığının eşlik etmesi,
  • Ağrı ve tutukluğun kortizon dışı anti-inflamatuvar ilaçlara çok iyi yanıt vermesidir.
İnflamatuvar bel ağrısı, aralarında AS*’nin de bulunduğu önemli bazı romatizmal hastalıkların erken dönemde ilk bulgusu olabilir. Bu romatizmal hastalıklar, erken teşhis edildiğinde kontrol altına alınabilmekte ve hastaların yaşamlarına ağrısız ve hareket kısıtlılığı olmadan devam edebilmeleri sağlanabilmektedir.

AS hastalığı kampanyası,tanı ve tedavi hakkında detay bilgi için : www.belagrinisorgula.com



Ani başlayan ağrı,kızarıklık,şişlik ile kendini gösteren GUT



Türkiye Romatoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Romatoloji ABD Öğ.Üyesi Prof. Dr. Sedat Kiraz romatizmal hastalıklardan "GUT" hastalığı hastalığın klasik olarak ayak baş parmağında ani başlayan çok ağrılı ve kızarık şişlik olarak kendini gösterdiğini belirtiyor.Bunun yanı sıra azalan bir sıra ile ayak bileklerinin, dizler el bileklerinin ve el küçük eklemlerinin de etkilenebildiğinin altını çizen Prof. Dr. Kiraz, "Her ne kadar ataklar arasında tam iyileşme olduğu gözlenebilirse de uzun dönemde tekrarlayan ataklar nedeniyle kronik hasarlanma neticesinde eklemlerde deformasyon oluşabiliyor" dedi.





Erkeklerde kadınlara oranla 9 kat fazla görülüyor
Hastalığın 45 yaş altında görülme sıklığının azaldığını dile getiren Prof. Dr. Kiraz, erkeklerde kadınlara göre 3-9 kat daha sık görüldüğünü bildirdi. Prof. Dr. Kiraz, "Hormonal nedenlerden dolayı menopozdan önce kadınlarda gözlenmesi beklenmez ancak menopoz sonrası yaş ilerledikçe kadın ve erkekler arasında görülme sıklığındaki fark azalır. Diyet alışkanlıklarının değişmesi, obezitenin artması ve alkol kullanımının yaygınlaşması gibi faktörler nedeni ile gut sıklığının da arttığı belirtilmektedir"dedi.


Gut, akut artrit atakları ile kendini gösteriyor.

Gut, çok ağrılı vasıfta tekrarlayan akut artrit atakları ile kendini gösteren metabolik bir hastalıktır. Hiperürisemi ile birlikte eklem sıvısında oluşan ürat kristallerinin inflamasyon mekanizmalarını harekete geçirmesi sonucu oluşmaktadır. Serum ürik asit konsantrasyonu 6,8 mg/dl sınırını geçince ürat kristali oluşma ve çökme riski artmaktadır ve serum ürik düzeyi arttıkça bu risk artmaktadır.
Klasik olarak, ayak başparmağında ani başlayan çok ağrılı ve kızarık şişlik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte azalan bir sıra ile ayak bilekleri, dizler el bilekleri ve el küçük eklemleri de etkilenebilmektedir. Her ne kadar ataklar arasında tam iyileşme olduğu gözlenebilirse de, uzun dönemde tekrarlayan ataklar nedeniyle kronik hasarlanma neticesinde eklemlerde deformite oluşabilmektedir.
Yetişkin toplumda inflamatuvar artritin en sık nedenidir ve dünyanın çeşitli yerlerinden bildirildiği üzere ortalama %1 sıklığında görülmektedir. 45 yaş altında daha az görülmektedir ve erkeklerde kadınlara göre 3-9 kat daha sıktır.Hormonal nedenlerden dolayı menapozdan önce kadınlarda gözlenmesi beklenmez ancak menapoz sonrası yaş ilerledikçe kadın ve erkekler arasında görülme sıklığında ki fark azalır. Diyet alışkanlıklarının değişmesi, obezitenin artması ve alkol kullanımının yaygınlaşması gibi faktörler nedeni ile gut sıklığının da arttığı belirtilmektedir.

Gut prevelansı ile ilgili yapılmış bir çalışma...

Ülkemiz için gut prevelansı ile ilgili yapılmış çalışma sayısı çok azdır.Çakır N ve arkadaşlarının 2012’de ve Birlik M ve arkadaşlarının 2014 yılında yayımlanan değerli çalışmalarında, 20 yaş üzerinde gut prevelansı sırası ile Havsa bölgesi için %0.02 ve İzmir bölgesi için %0.31 olarak tespit edilmiştir.Yakın zamanda 7 merkez tarafından takip edilen gut hastalarının demografik özelliklerinin yansıtıldığı bir çalışma yayımlanmıştır. Bu çalışmada gut hastalığının başlangıç yaşı 52.4±14.2 (erkeklerde 50.6±13.5 iken kadınlarda 60.4±14.8) olarak bulunmuş ve kadın/erkek oranının yaklaşık 1/5 (55/257) olduğu görülmüştür.
Çalışmada gut hastalarında hipertansiyon %53. 5, obezite %40.1, hiperlipidemi %30.1, böbrek taşı %21.8, diyabet %17.9 ve koroner arter hastalığı %17 hastada birlikte görülen komorbiditeler olarak tespit edilmiştir. Bir çok hasta gut atağını tetikleyen bir faktör (alkol kullanımı, et ve deniz ürünlerinin fazla tüketimi, diüretik kullanımı, düşük doz aspirin, allopürinol tedavisi, enfeksiyon, cerrahi stres, travma gibi) tanımlayabilmektedir. çalışmamızda hastaların %85.-9’u atağı tetikleyen faktör/ler tanımlamıştır. Bunlar arasında hastaların %50’si tarafından tanımlanan diyet en sık görülen faktör olurken iken, ikinci sırada alkol kullanımı %15.7 hasta tarafından tanımlanmıştır.


İlk gut atağından sonra hastaların çoğu ilk 2 yılda ikinci gut atağını yaşamaktadır.





Çalışmada hastaların %94.7’si ilk 2 yılda ikinci gut atağını yaşamıştır. İlk atak ve ikinci atak arasında ki median süre 5 ay olarak hesaplanmıştır. Hastaların %78.7’sinde ayak başparmağı, ilk gut atağında tutulan eklem olarak tespit edilmiştir. Bunu %9.6 ile ayak bileğinin ve %4.3 ile diz ekleminin takip ettiği görülmüştür. Hastaların %92.3’ünde hiperürisemi, %13.5’inde de tofüs varlığı tespit edilmiştir. Ancak kristal inceleme hastaların yalnız %37.5’inde yapılmıştır.




12 Mayıs 2014

Çocuklarda ASTIM artıyor!



''Dünyada halen 300 milyon astımlı bulunmakta olup, her yıl 250 bin kişi bu hastalığa bağlı hayatını kaybetmektedir. Hastalık sıklığı halen orta ve düşük gelirli ülkelerde artmaktadır. On yıl içinde toplam astımlı hasta sayısının 400 milyona ulaşacağı, tahmin edilmektedir. Bu sayı o günkü dünya nüfusunun yirmide biri olacaktır.''


 Dünya Astım Günü sebebiyle 6 Mayıs 2014 tarihinde İstanbul'da düzenlenen basın toplantısına katılan Türk Toraks Derneği Bilimsel Komite Başkanı  Prof. Dr. Elif Dağlı, Türk Toraks Derneği Çocuk Hastalıkları Çalışma Grubu Üyesi Prof.Dr. Refika Ersu ve Türk Toraks Derneği GARD Temsilciliği Türkiye Koordinatör Yardımcısı Prof.Dr. Bilun Gemicioğlu ,dünyada ve ülkemizdeki önemli sağlık sorunlarından olan, özellikle çocuklarda ciddi bir artış gözlemlenen astım hastalığına dikkat çekti,önemli bilgiler paylaştı.. 


''ASTIM GÜNÜMÜZDE BELİRTİLERİ KONTROL EDİLEBİLİR BİR HASTALIKTIR''  

'Ülkeler arasında hastalık sıklığında farklılıklar görülmekle birlikte dünyadaki 1,9 milyar çocuğun ortalama % 10’unda astım bulunmaktadır. Astım günümüzde belirtileri kontrol edilebilir, çoğu zaman atakları önlenebilir bir hastalıktır. Bununla birlikte araştırmalar çocukların solunum yakınmaları olmasına rağmen yeterince tanı almadığını, tanı alanların bile yeterince tedavi edilemediğini ve bu nedenle astım atakları geçirdiklerini göstermektedir. Astımı kontrol altında olmayan çocukların fiziksel ve zihinsel gelişmelerinde duraklamalar görülmektedir. 

''TANI ALAN ASTIMLI ÇOCUKLAR BUZ DAĞININ UCUNU YANSITIYOR'' 

Dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan bilimsel çalışmalar çocukların uzun süre astım belirtileri göstermelerine rağmen tanı alamadıklarını ve tedavi edilemediklerini ortaya koymaktadır. Polonya’da astımın % 5 oranında tanı aldığı bir grup içinden astım tanısı almamış çocuklarda ayrıntılı incelemeler yapılmıştır. Solunum yakınmaları olan çocukların % 11 inde, hiç solunum belirtisi olmayan çocukların % 4 ünde astım bulunmuştur. Çalışma sonucunda gerçek astım oranının % 10 olduğu görülmüştür. Amerika Birleşik Devletleri’nde astım, çocuk acil başvurularında ilk üç neden arasındadır. Çocuklar arasında okul kaybına neden olan kronik hastalıklar arasında birinci sıradadır. 

 ''ASTIM TEDAVİSİ YETERİNCE UYGULANMIYOR VE KONTROL SAĞLANAMIYOR'' 

 Astım kontrolü alevlenmelerin önlenmesi ve iyileşme anlamına gelir. İdeal astım kontrolünde belirtiler ve akciğerdeki iltihap kaybolmalıdır. Gündüz sık öksürük, gece öksürük ile uyanma, hareket ve spor sırasında kısıtlılık, kurtarıcı ilacı çok kullanma gereksinimi, hastalığın alevlenmesi, solunum fonksiyon testlerinde düşüklük, astımın kontrol altında olmadığının işaretleridir. Türkiye’de 12 merkezde 618 astımlı 6-18 yaş grubu çocuğun izlemi % 30’unun acil kliniklere başvurduğunu, hastalık kontrolünün az olduğunu göstermiştir. Nefes yolundan kortizon içeren kontrol edici ilaçlar kullanmayanlarda astım atakları 3 kat daha fazla bulunmuştur. Bu araştırma ülkemizde uluslararası astım tedavi rehberlerine uyumun düşük olduğunu ortaya koymuştur. Tedavisi başlanan hastalarda da ilaç erken kesilmesi atakların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ülkemizde aile tarafından ilacın kesilme nedenleri başında, belirtilerin kaybolması, ilaçların yan etkilerinden korkmak, çocuğun ilacı reddetmesi gelmektedir. 

''KONTROL EDİLMEYEN ÇOCUK ASTIMININ MALİYETİ YÜKSEK''

Amerika Birleşik Devletleri’nde astımın toplam maliyeti yıllık 18 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır. Ülkemizde yapılan çeşitli maliyet çalışmaları astımlı çocuğun yıllık tedavi bedelinin 3200 TL olduğunu göstermiştir. Bu bedelin gelişmiş ülkelere göre yüksek olması astımın kontrol altında tutulamayıp hastane yatışlarının sıklığına bağlanmıştır. Başka bir analiz ise çocuk astımının bir hastane yatışının bedelinin 2000 TL olduğunu göstermiştir. Kontrol edici ilaçlar ile atak geçirmeden yaşayabilecek bir çocuğun, ilaçları kullanmaması nedeniyle sık atak geçirmesinin bireysel ve toplumsal ekonomik yükü bulunmaktadır. Çocuklarda astımın tedavi edilmemesinin ekonomik bedeli yanısıra çocuğun bedensel ve ruhsal sağlığı üzerinde de olumsuz etkisi vardır. Ataklar sırasında iştahsız ve uykusuz kalan çocukta bedensel gerileme olmakta, okul kaybı nedeniyle uyum sorunu ortaya çıkmaktadır. Kontrol sağlanamayan çocuklarda ve annelerinde depresif belirtiler sıkı görülmektedir. 

''ASTIM GENETİK VE KRONİK BIR HASTALIKTIR, ALEVLENME TEDAVİSİ İLE GEÇMEZ''  

Geceleri artan öksürük, tekrarlayan ıslık sesi benzeri hırıltı, göğüs sıkışması, nefes alma zorluğu gibi belirtilerin, kimyasal maddeler, toz, egzersiz, ilaçlar, hava değişikliği ile ortaya çıkması astımı şüphelendirmelidir. Astımlı çocuklarda solunum yolu enfeksiyonu öksürüklere yol açarken, süresi 10 günü bulabilmektedir. Astım genlerde taşınan solunum yollarının aşırı duyarlı olması özelliğinden kaynaklanmaktadır. Bu duyarlılık nedeniyle tetikleyiciler alevlenme yaratabilmektedir. Alevlenme sırasında yapılan tedavi geçici rahatlama sağlamaktadır. Bu acil tedavi sonrasında mutlaka koruyucu, alevlenmeleri engelleyen, dokuda iltihabı kontrol eden ilaçların uzun süre kullanılması gereklidir. Astım kontrolü ancak bu yöntemle sağlanabilir. Astım kronik bir solunum yolu hastalığı olup tekrarlayan nefes darlığı, hırıltı, göğüste baskı hissi ve öksürük gibi belirtilerle kendini gösterir. Dünyada yaklaşık 235-300 milyon kadar astımlı hasta olduğu tahmin edilmektedir. 

Ülkemizde ise yaklaşık her 12-13 erişkinden biri ve 7-8 çocuktan biri astım hastasıdır. Astımın görülme sıklığı giderek artmaktadır. Astım tedavisinin amacı hastalığın kontrol altına alınması ve sağlanan bu durumun idame ettirilmesidir. Dünyada olduğu gibi, ülkemizde de bu hastalığın tedavisi ile ilgili gerekli her türlü ilaç ve malzeme bulunmaktadır. Uygun ilaç tedavisi ile astımlılar günlük yaşamlarına hastalık nedeni ile herhangi bir kısıtlanma olmadan devam edebilirler. 

 ASTIMLI BİR HASTA İÇİN KONTROL ALTINDA OLMAK; 

* Gündüz astım yakınması bulunmaması
* Gece astım nedeni ile uyanmama 
* Hastalığı tedavi eden ve kontrol altında tutan ilaçları kullanırken ayrıca hızlı etkili nefes açıcı ilaçlara gereksinimin olmaması 
* Nefes ölçümlerinin normal düzeyde olması 
* Günlük işlerin engellenmeden yapılabilmesi demektir. 

  “Astımınızı kontrol altına alabilirsiniz” 

Astımı tamamen kontrol altında olan hasta sayısı her geçen gün artmakla birlikte halen istenen düzeyde değildir. Halen 4 astımlıdan biri yılda bir kez astım krizi nedeniyle acil servise başvurmaktadır. Astım kontrolünü güçleştiren etkenler arasında ilaçların doğru teknikle ve düzenli kullanılmamasının yanı sıra sigara dumanı, allerjik maddeler, kimyasallar gibi tetikleyicilere maruz kalmak ve obezite sayılabilir. Ülkemizde astımlı hastaların %10’undan fazlasının halen sigara içmekte olduğu ve %30-40’nın obez olduğu bildirilmiştir. Sigarayı bırakmanın ve obez hastaların kilo vermesinin, astımın kontrolünü kolaylaştırdığı gösterilmiştir.


Astım için Küresel Girişim (GINA-www.ginasthma.org) önderliğinde sürdürülen Dünya Astım Günü aktiviteleri ve bu konudaki diğer çabalarla; astım hastalığının önemi anlatılıp, hastalık ve kontrol kavramı konusunda farkındalık oluşturulmaya çalışılmaktadır. Erişkinlerde işgücü, çocuklarda okul devamlılığında azalmaya neden olan bu hastalık için başta hastalar olmak üzere hasta yakınları, sağlık personeli ve eczacıların bilgilendirmesi önem kazanmaktadır. 

Dünya Sağlık Örgütünce kurulan GARD Türkiye etkinlikleri çatısında, Türk Toraks Derneği ve Türkiye Ulusal Allerji ve Klinik İmmünoloji Derneği ve TC Sağlık Bakanlığı işbirliği yaparak ülkemizin birçok ilinde bu yıl da birçok hasta eğitim toplantısı düzenlenmektedir. Çeşitli illerimizde alışveriş merkezlerinde kurulan stantlarda astımla ilgili broşürler dağıtılarak; yapılacak bilgilendirme toplantıları ile doktor kontrolü ve düzenli ilaç tedavisi ile astımlıların hayatlarını kısıtlanmadan yaşayabilecekleri vurgulanmaktadır.